Hacer olmak

Hacer olmak

Umre ziyaretim süresince bir imanın ne sebeple bu civarı bedeni performans gerektirdiğini düşündüm. Ardından, Muhammed Esed’in seneler öncesinde yazdığını farklılık ettiğim, İslam’a has bir sürü basit bir noktanın ayırdına vardım. İslam’ın madde-mana ayrımı yapmadığını, buna bağlı olarak ruh ve vücut ayrımı yapmadığını, ruh ve bedeni beraber istediğini, zira insanı bir tüm olarak kımetli gördüğünü. Umrenin “say” faslı da birçok kondisyon gerektirmekteydi.
Nasıl ki tavaf anında farklı varlık düzeyleriyle iç içe geçerek, bizi kapsayan ve aşan bir bütünün “dairesel” hareketlerini canlandırarak, onun parçası olduğumuzu anlıyoruz, bu ibadeti bitirmek amaçlı gerekli meydana gelen “say” deneyimi de bizzat gözümüzden son derece “doğrusal” gözüken hayatımız ile ilgili bir birşey söylüyor. İsmail’in annesi ve Hz. İbrahim’in eşi Hacer’in, çölün ortasında erkek çocuğuna su bulmak için Safa ve Merve adındaki tepeler içinde 7 defa gidip gelmesinin “animasyonu” meydana gelen bu fasılda bize bir sual soruluyor: “Senin İsmail’in kim?” Hem Bir ardından “Şu yaşamda aradığın nedir?” Kısacası “Neyin peşindesin?”
Hep arar insanoğlu ve kızı, peki bunu yaparken Hacer benzeri teslim olabiliyor, sövmeden istemeyi, melankoliye düşmeden konsantre olabilmeyi başarabiliyor musun?
Hacer, Allah’ın çölün ortasında kalmış bu kadın ve genç ile ilgili bir kararı meydana geldiğini biliyordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir